0

Brüksel

5-6 Ocak 2010
Roterdam’dan Brüksel’e 1 saat 45 dakikalık bir tren yolculuğuyla geçiyoruz. Brüksel’in Hollanda’ya yakın kısımlarında Flemenkçe, Fransa’ya yakın kısımlarında ise Fransızca konuşuluyor.
Brüksel’e arkadaşım Zeynep ile birlikte geçtik. İlk ziyaret edeceğimiz yer Grand Platz. Bu meydana girer girmez etrafımız tarihi binalarla çevrelendi. İçki müzesi, tarihi binalar, kilise… Evleri inceleyerek nasıl bu kadar iyi korunduğuna hayret ettik. Burada da restorasyon yapılırken binaların orijinal görünümünğn bozulmasına kesinlikle müsaade edilmiyor imiş. Grand Platz zaten merkezde. Ara sokaklara dalıp mağazalara, turistlere yönelik dükkanlara girdik. Çikolata mağazalarının önünde uzun uzun kalıp çikolatanın binbir haline bakarak iç geçirdik.
Efendim malumunuz, Brüksel’in İşeyen Çocuk heykeli çok meşhur. Bizim duyduğumuz rivayete göre bu çocuk geçmişte çıkan bir yangını işeyerek söndürdüğü için heykeli yapılmış. Biz de bu heykeli bulmak için oradan oraya gezdik. Bir türlü bulamadığımızı zannettik. Halbuki bir sokağın üzerinde bir köşedeki küçücük çeşmenin üzerinde duran heykel tam da bu çocuğa aitmiş. E, ünü bu kadar çok olunca biz de kocaman bir şeyle karşılaşmayı bekliyor idik. Yine helal olsun adamlara diyiverdik, zira bu küçücük heykeli Brüksel’in simgesi haline getirip turistlerin görülecekler listesinin ilk maddelerine ekletivermişler.
Merkezi turlayıp kraliyet sarayının önünden de geçtikten sonra Atomium’a gittik. Aylardan Ocak, mevsimlerden kış ve havanın buz gibi olması hasebiyle Atomium’a çıkıp bir kuşbakışı bakmaktan kendimizi mahrum ettik.
Atomium’dan sonra da Çin ve Japonların Belçika’ya hediye ettikleri Japon ve Çin evlerini de ziyaret ederek Brüksel gezimizi nihayete erdirdik!

2

İtalya-Roma

1. Gün

24 Eylül 2010 akşamı Londra’dan Roma Ciampino havaalanına ulaştık. Tatlı Büşra ablam ve ailesi arkadaşım ve beni havaalanından karşıladılar. Havaalanından Büşra Ablamın evine giderken dahi İtalya hakkında birçok bilgi edindik. Roma sokaklarında bir gece… Caddelerde park yerleri tıklım tıklım dolu… Roma’da yerleşim apartman şeklinde ve herkesin de arabası var. Bu sebeplerle park yeri bulmak Roma’da büyük bir sorun. Her ne kadar İtalyanlar küçük arabalara sahip olsalar da…  Trafikte kurallar, bu konuda Almanya gibi daha katı olan Avrupa ülkelerinin aksine daha gevşek… Büşra Ablamın dediği gibi: İstediğin yere arabanı park edebilirsin, geçmek karşıdakinin sorunu… Yaya geçitlerinde de bunu fark ediyorsunuz. Arabalar size kendiliğinden yol vermiyor, kendinizi akan trafiğe doğru atmanız lazım yaya geçidinde araçların durması için. Motosikletler de fazla görünüyor. Hmm bir de burada park yeri bulamayan araçlar çöplerin önüne dahi park ediyorlar. Ve yine korna seslerini de duymanız mümkün.

Efendim, Roma trafiği hakkında bu kadar bilgi yeterli sanırım. Eve vardığımızda hemen uyuyp ertesi gün Roma sokaklarına döküldük… Roma’da ilk durağımız Kolozyum –Colosseo- tabi ki. Biliyorsunuz, Kolezyum gladyatörler ile hayvanların savaşları için inşa edilmiş. İçine girdiğimizde Kolezyum’un tüm dehşeti sardı beni. Birden sanki dünya değişiyor, buradan bağırışlar, haykırışlar ve vahşet sesleri duyuyorum. Turizmin başkentlerinden Roma’nın simgesi olan yapılardan birisi Kolezyum ve bu yapının yapılma amacı ise bir vahşet. Buna sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum.

Kolezyum’un yan caddesinden geçerek Roma kalıntılarının olduğu yere ulaştık. O kadar şanslıyız ki bu Roma gezisinde 25-26 Eylül Avrupa’da Patrimonyo Günleri olduğu için bütün müzelere giriş ücretsiz. Bu sayede Roma gezimizde girdiğimiz hiçbir müzede ücret ödemedikJ

Roma kalıntılarını da ziyaret ettikten sonra Piazza di Venezzia’ya ilerledik. Bu meydan bir devlet adamının anısına yapılmış ve kocaman. Bu meydanda ziyaret edeceğimiz iki yer var: İlki bembeyaz, hayran kaldığım heykellerle süslü ve kocaman belediye binası. İkincisi ise belediye binasının yanındaki uzun merdivenlerle ulaşılan kilise… Bu kilise yüzünüz belediye binasına döndüğünüzde hemen sağ tarafta kalıyor. Bir rivayete göre bu kiliseye çıkan merdivenleri dizlerinin üstünde çıkan kişiye piyango çıkıyormuş. Her şehrin efsanesi de kendine göre işte.

Belediye binasından karşı tarafta görünen en geniş cadde ise Roma’nın en meşhur caddelerinden Via del Corso. Bu caddeye doğru bakınca nasıl da bu kadar meşhur olmuş diye düşünmeden edemiyorum. Çünkü iki şeritli bir yoldan ibaret…

Büşra Ablayla Via del Corso’nun başından ayrılarak kendimizi Roma sokaklarında kaybolmaya bıraktık. Zaten Roma’nın sokakları da tam kaybolmalık… Dar sokaklarda kaybolup haritadan nerede olduğunuzu bulamamak, bir dondurmacıdan hem gözünüzü hem midenizi doyuracak bir dondurma almak, sıcak hava… Tüm şartlar hazır…

Caddeye girdiğimizde bizim girdiğimiz yere en yakın olarak Fontana di Trevi, Türkçe’ye çevrilmiş haliyle Aşk Çeşmesini görmeye geçtik. Aşk Çeşmesi’nin etrafındaki heykelleri incelemek ruhumda bir şeyleri harekete geçirdiJ Ama çeşmenin etrafı o kadar kalabalıktı ki burada çok fazla zaman geçirmek istemedik. Yine bilirsiniz yaygın inancı, arkanız dönük olarak Aşk Çeşmesi’ne üç bozuk para tarasanız Roma’yı tekrar ziyaret edermişsiniz. Biz atmadık ama atar gibi yapıp fotoğraf çekindik. Ama ertesi sene hemen hemen aynı tarihlerde tekrar Roma’ya gelmek de nasip olduJ

Aşk Çeşmesi’nden beş on dakika kadar yürüyerek İspanyol Merdivenleri’ni görmeye geçtik. Roma’da turist olarak İspanyol Merdivenleri’ne de oturduk ve mutlu olduk ne güzeeeel. Güneşin alnında bu merdivenlere oturup buraya geldiğimizi de belgelemek üzere fotoğraf çekinip biraz da dinlendik.

Via del Corso’nun bitimindeki Piazza di Popola’ya çıtık sonra mağazaları gezerek. Burası bir alışveriş caddesi… Bir yanda ünlü markalar, öte yanda Bangladeşli seyyar satıcılar… Popola Meydanı’nın hemen yanındaki parka çıkıp Roma’ya şöyle bir baktık. Burada tam teşkilatlı turist olarak çantamıza hazırladığımız yiyeceklerden atıştırıp biraz dinlendik. Via del Corso’dan tekrar Venezia Meydanı’na çıkarak Büşra Ablamızla buluştuk. Sabah gezdiğimiz yerleri akşam ışıkları eşliğinde arabayla da gezerek Büşra ablanın deyimiyle Roma’yı tepe tepe dolaştık. Tevere Nehri’nin kenarından Vatikan’ın da etrafını turladıktan sonra eve döndük. Roma’da ilk günümüz dolu dolu bitti!

2. Gün

Bugün keşfetmeye karar verdiğimiz yer Vatikan! Ancak Saint Pierre Kilisesi’nin önündeki uzun kuyruğu görünce burayı ertesi gün gezmeye bıraktık. Ara sokaklardan yürüyerek Vatikan’a gizli geçitlerle bağlanan kaleye –Castel Sant Angelo-  ulaştık. Kalenin tepesinden Roma’ya uzun uzun iç geçirerek baktık. Heykeller her yerden harika görünüyor… Kaleden çıkarak Tevere Nehri’nin üzerindeki köprüden muhteşem heykeller arasından geçtik. Buradan da bir sonraki ziyaret edeceğimiz yer Piazza Navona’ya geçtik. Bu meydan değişik kılıkta turistlerle fotoğraf çekinmeye çalışan dilencilere, turistleri resmeden insanlara, kafelere ev sahipliği yapıyor. Buraya gelip şöyle masaları sandalyeleri açıkta olan kafelerde rahat rahat oturmak, bir şeyler yiyip içmek, meydanın tarih kokan yapısını içinize çekmek, heykelleri inceleyerek göz zevkinizi artırmak, meydanda neler olduğunu seyretmek, kısaca: Roma’da olduğunuzu farkına vararak anın tadını çıkarmak muhteşem olsa gerek…

Gezimize Roma’ya en yakın mesafedeki Akdeniz kıyısına ulaşarak devam ettik. Uçsuz bucaksız mavilik, kumsal, yakıcı bir güneş, rüzgar ve dalgalar… Kumlara adımızı yazıp Akdeniz’le bir de İtalya’da merhabalaştık. Kumlarda uzun uzun yürüyüp sessizliğin ve teknolojiyi kumsalın ötesinde bırakmanın tadını çıkardık.

Akdeniz’den yolumuzu tekrar Roma’ya çevirdik ve Büşra Ablamın evinin yanındaki Roma’nın en büyük parkına geçtik. Parkı biraz dolaştıktan sonra göl kenarında dinlenmeye koyulduk. Bu arada yanımıza bir İtalyan yaklaşarak bizimle konuşmaya başladı. İtalyanlarla konuşmanız için onların dilini bilmenize gerek yok. Siz anlamasanız da durakta, metroda… tesadüfen karşılaştığınız İtalyanlar yanınıza yanaşarak sizinle muhabbet etmeye çalışacaktır. Oradan buradan sıkıştırdığınız birkaç kelimeyle ayaküstü yarım saat sohbet edebilirsiniz. İtalyanca gürül gürül akar kulağınıza ve bir İtalyan’ın sıcaklığını hissedersiniz.

3. Gün

Üçüncü günümüzde sabah tekrar Vatikan’a gittik. Uzun kuyrukta bekledikten sonra papaların mezarlarının olduğu yere girmeyi başardık. (İkinci kez Vatikan’a geldiğimde de kiliseye girmek için aynı kuyruk vardı ve bu kuyruk hızlı akıyor. Gözünüz korkmasın) Burada en çok dikkatimi çeken şeylerden biri 2005’te ölen papanın mezarının önünde bir rahibenin secde etmesiydi. Sonra haç çıkardı ve bizler de merakla onu izledik. Daha sonra dünyanın en büyük kilisesine Hıristiyan hacı adaylarıyla birlikte girdik. İnce tavan işlemeleri, heykeller… St Pierre Kilisesi’ne bu ilk gidişimdi ve çok fazla hissedememişim. İkinci gidişimde ise apayrı duygularla doldum. Çünkü buradaki heykellerin kıvrımları, yüz ifadeleri beni benden aldıJ Hele bir Meryem heykeli… Hızlı koşan, yüzünde umutsuzluk ve korku dolu bir ifade… Eteği koşarken salınan… Hala unutamıyorum…

Bugün için geri kalan vaktimizi Roma sokaklarında harcadık, sokaklarda kayboldu. Belki daha kültürel açılardan, tüm detayları inceleyerek Roma’yı gezmek mümkündü ama biz kısa bir keşif yaptık. İleride bunu gerçekleştireceğimi düşşünüyorum ne de olsa “Tüm yollar Roma’ya çıkar.”

3

Fes, Ortaçağ rengi

Ertesi gün Rabat’tan 11′de yola çıkarak 13.00′da Fes’e varıyoruz. Fas’ın eskiden başkentliğini yapmış bu şehrin adını biz ülkenin adı olarak kullanıyoruz. Zira Batı dillerinde Fas Morocco kelimesine benzer kelimelerle ifade edilirken Arapça’da Magreb olarak ifade ediliyor. Sanırım sadece biz Türkler Fas diyoruz. Fas’a gidip de Fes’e gitmemek çok büyük bir kayıp olur diye düşünüyorum Fes’i gördükten sonra.

Başka bir rengi her adımda en iyi yakaladığım yerlerden birisi Fes. Turist olduğumuzu anlayan Faslılar hemen bize rehberlik yapmaya çalışıyorlar. Biz de 12-13 yaşlarında bir çocukla birlikte eski şehri turluyoruz. Yine kilometrelerce uzanan eski şehir, avlulu medreseler ve camiler, dar sokaklar, ayağınıza dolanan kediler, dar sokakların arasındaki pazarlar, bu pazarlardan alışveriş yapan Faslılar, küçük kapılı evler derken kendimi Orta Çağ’da buluverdim.

Bir sokaktan geçerken rehberimiz bizi bir deri dükkanının içinden geçirerek bir balkona çıkartıyor. Önce ağır bir deri kokusu… Sonra ise Fas’a gelmeden fotoğraflarını gördüğüm deri işleme havuzları. Tamamen insan gücüyle deri işleniyor, renklendiriliyor burada. Burayı görmek için bile Fes’e gelirdim diye düşünüyorum.

Bu Ortaçağ rüyası da bir günlük sürüyor maalesef. Fes’ten akşama doğru ayrılıyoruz ve ertesi gün için planımız Tanger şehrini ve İspanya’nın Fas’taki topraklarını ziyaret etmek…

0

Casablanca, Rabat; Beyaz Evler

Altıncı gün için hedefimiz Marakeş’ten Casablanca’ya oradan ülkenin başkenti Rabat’a geçmek. Casablanca’da tek uğrayacağımız Atlas Okyanus’unun hemen kıyısında tüm ihtişamıyla ziyaretçilerini karşılayan Hasan 2 Camiî… Fas mimarisini ve süsleme sanatlarını caminin her ayrıntısında görerek hayran kalıyorum. Yerler, tavanlar, lambalar, kapılar, sütunlar… Kafamı her çevirdiğimde karşılaştığım başka bir süsleme beni mest ediyor!

 

Caminin okyanusun yanında inşa edilmesi oldukça isabetli görünüyor. Her ikisi de azametli, ihtişamlı ve büyüleyici.

 

Rabat’a bir saatlik yolculuk sonunda ulaşıyoruz. Fas’ın her şehrinin kendine özgü bir rengi var. Marakeş kızıl, Agadir beyaz, Casablanca beyaz (Casa Blanca İspanyolca olup Türkçesi beyaz ev anlamına geliyor. Arapça söylenişi ise Dar’ul-Beyda ), Tiznit toprak rengi… Rabat ise beyaz… Zaten şehirlerde yapılan binaların başka renklere boyanması yasak imiş.

Rabat’ta bir Faslı arkadaşımız bizi şehrin merkezine götürüyor. Biraz turladıktan sonra Ankara Çıkrıkçılar Yokuşu’na benzeyen suokun içinden geçerek Rabat’ın kalesine giriyoruz. Kalenin içinde mavi-beyaza boyanmış evler var. Bu evlerde insanlar yaşıyorlar. Arkadaşımız genel olarak fakir insanların yaşadığını ifade etti.

Kalenin bir köşesinden nehrin Atlas Okyanusu’na döküldüğü yere bakarak hayran kalıyoruz.

Kaleden çıktıktan sonra hediyelik eşyaların satıldığı yere geçiyoruz. Buranın suoku diğer şehirlerde gördüğümüzden daha düzenli ve sakin… Yine hediyelik eşya olarak Faslıların giydikleri “babuş” denilen deri terlik, deri çanta, cüzdan bulabilirsiniz. Akşama doğru arkadaşımızın evine geçerken Rabat ışıl ışıl bizi uğurluyor.

0

Hollanda

Ocak 2010
Hollanda’ya Almanya Duisburg’tan trenle geçtik. Almanya’ya çok benzeyen bir ülke beklerken, beklentilerim tam da düşündüğüm gibi çıkmadı. Hollanda’y iner inmez başka bir ülkede olduğumu anladım.

Şehir merkezindeki tren istasyonundaki emanet kısmına çantalarımızı bırakarak gezmeye başladık. Bir gün Amsterdam için oldukça az ama yine de panoramik olarak şehri gördük.

 

 

 

 

 

 

 

Vaktimiz az olduğu için hemen kanal turu yapmaya karar verdik. Kanalların arasından süzülerek Hollanda’ya has ev mimarisini seyrettik. Siyah, gri ve kahverengi hakim tonlar bu şirin Hollanda evlerine…

 

 

 

 

 

 

 

Kanalların kenarlarında tekneler var ve bu tekneler ev olarak kullanılıyorlar. Kiralanıp satılıyorlar. İlk başta çok ilginç gelmişti ancak daha sonra birkaç ülkdede bu tarz evlere rastladım. Mesela İngiltere Windsor Castle’a çok yakın akan bir nehrin üzerinde de bu teknelerden vardı.

17 ve 18. yüzyıldan kalma evleri görmüş olmak yine bizi hayıflandırdı. Tarilerini en iyi şekilde koruyorlar. Bu evlerin restorasyonu yapılırken, evin sadece içini yıkıp dış duvarlarını muhafaza ediyorlar. Yine kanallardaki köprülerde 16, 17. yüzyıllardan kalmış.

Evlerin üst kısımlarında çengeller var, üst katlara taşınacak eşyalar bu çengellerden ip geçrilerek yukarı doğru çekiliyor. Zira Hollanda’daki eski evlerin merdivenleri çok dar ve dik. Eski evlerin pencerelerinde dışa doğru açılan koruma amaçlı kapaklar da var.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kanal turumuz bittikten sonra “Dam” denilen eski şehrin olduğu bölgeye geliyoruz. Sokaklarda biraz dolaştıktan sonra meydandaki özgürlük anıtının önünde fotoğraf çekiniyoruz. Hava kararmaya başladığından son olarak meydandaki Madam Tasau Müzesine girmeye karar veriyoruz. Balmumundan yapılmış ünlülerin heykellerinin sergilendiği dünyaca ünlü müze. Müzenin içi ise bir arika. İlkin kocaman bir maket Hollanda tarihini anlatıyor bize. Sonra korku tünelinden geçerek balmumu heykellerinin oluğu yere ulaşıyoruz. Burada ise herkes fotoğraf çekme peşinde. Oldukça eğleniyoruz bu müzede, kalan vaktimizi bu müzeye ayırdığımız için üzülmedik yani:)

Efendim, Hollanda’da yerli olmayan nüfus yaklaşık %90 oranındaymış. Hollanda’nın Afrika ülklerindeki kolonilerinden buraya göç etmiş çok fazla insan var.

Hollanda’nın simgeleri arasında lale, yel değirmenleri, eskiden giyilen ayakaıları sayabiliriz. Lale ise ayrı bir üzün konusu bizim için. Zira lale ilk olarak Osmanlı topraklarında yetişen sonra Avrupa’ya geçen bir bitki. Şimdi ise Hollanda’da siyah lale bile yapılmış. (Bkz., Katre-i Matem, İskender Pala)

Tren saatimiz gelince valizlerimizi alıp trene biniyoruz ve Roterdam’a geçiyoruz. Roterdam’da eskiye dair bir şeyler aramamak lazım. Çünkü Hitler bu şehri yakıp yıkmış ve şehirdeki binaların hemen hepsi yeni. Çok fazla gezlip görüleek bir yerde bulamadık bu yüzden. Şehir merkezini turladık, küp şeklinde yapılmış evlere gittik… Akşama doğru ise kanalların kenarlarından yürüyerek Roterdam havasını içimize çektik.

Son olarak Holanda’ya giderseniz sokaklarda satılan ballı karamelli biküvilerden yemeyi sakın unutmayın!